İstanbul, bir sel felaketini daha geride bıraktı. On gün önceki Sarıyer merkezli sel ve taşkın sonucu; binlerce ev ve iş yeri, sanayi sitesi, metro istasyonu ve yollar sular altında kaldı. Sel ve su baskını neticesinde şehir genelinde 7 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi de yaralandı.
Afette yüzlerce araç sel sularına kapılırken, yapılardakilerle beraber doğrudan ya da dolaylı toplam maddi zararın 10 milyar liraya yakın olduğu tahmin ediliyor.
BENZER HATALAR BENZER SONLAR
Uzmanlar, son sel ve su baskınları vesilesiyle bir kez daha çarpık yapılaşma ve özellikle de dere yataklarına kurulan yerleşimlerin yol açtığı sorunlara dikkat çekiyor. Tarihi veriler ise geçmiş hatalardan neredeyse hiç ders alınmadığını gösteriyor. Günümüzdeki uyarılardan 113 yıl önce meydana gelen ve o devirlerde de sayısız sel felaketlerinden biri olan 30 Eylül 1913 Sarıyer seli de gene aynı hatalı yerleşimlerden dolayı büyük bir tahribata yol açmıştı.
İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi tarafından 25-26 Mayıs 2024’te düzenlenen “X. Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu”nun bildiriler kitabı, kentin yakın tarihinde yaşanan en yıkıcı felaketlerden birini tüm detaylarıyla gün yüzüne çıkarıyor. Prof. Dr. Ali Akyıldız’ın imzasını taşıyan bildiri, 1913 yılında İstanbul’u esir alan ölümcül selin boyutunu, insan kaybını ve yol açtığı çevre felaketini tarihi belgelerle ortaya koyuyor.
SARIYER’DEN HALİÇ’E CAN PAZARI
Gece saat 11.00 sularında başlayan ve şiddetli lodos eşliğinde etkisini artırarak adeta “bardaktan değil, testiden boşanırcasına” yağan yağmur İstanbul’a ağır bir darbe indirmişti. Günün ağarmasıyla birlikte şehrin uğradığı tahribatın acı bilançosu ortaya çıkmaya başlamıştı. İlk tespitler; selin Kağıthane, Çoban Çeşmesi, Alibey Köyü, Silahtar Ağa, Eyüp, Büyükdere, Sarıyer ve İstinye hatlarında yoğunlaştığını gösteriyordu.
Servet-i Fünun gazetesi, ilk ulaşan bilgilere dayanarak selde 300 civarında insanın kaybolduğu tahminini yazmıştı. Alibey Köyü’nde ilk gün resmi bir ölüm vakası bildirilmese de bazı kişilerin kayıp olduğu, köydeki köprünün yıkıldığı ve 3-4 mandıranın içindeki koyun, inek ve mandalarla birlikte sulara kapıldığı söylenmişti.
DÜKKANLAR İÇİNDEKİLERLE BİRLİKTE DENİZE BATTI
Alibey Köyü’ndeki çarpıcı bir görüntü de bir dükkanın içindekilerle birlikte denize sürüklenmesiydi. Meyhaneci Todori’nin cansız bedeni, dükkanın içinde masalar, sandalyeler, şişeler ve kap kacağın olduğu halde denizde, Haliç kıyılarının az ilerisinde bulunmuştu. Anadolu yakasında da bazı bölgeleri etkileyen sel ve fırtına nedeniyle Adalar tarafından bir “deniz hamamı” selde sürüklenerek Unkapanı Köprüsü’nün ayaklarına takılıp durabilmişti. Osmanlı döneminde, gözlerden uzak olarak denize girmeyi sağlayan geniş, büyük bir kulübe şeklindeki bu yapıda bulunan altı kişi çevredekiler tarafından kurtarılmıştı.

KİMSENİN ELİNDEN BİR ŞEY GELMİYORDU
Şehrin pek çok noktasında dramatik sahneler yaşanmıştı. Haliç’in ortasına sürüklenen 100’e yakın kişi, sağanak yağış ve fırtınadan dolayı kimse yardıma gelemediği için hayatını kaybetmişti. Çevredekiler, sadece kıyılara yakın olan birkaç kişiyi kurtarabilmişti.
Boğaz hattında da durum çok kötüydü. Ortaköy’de 7 yaşında bir çocuk, etraftakilerin bakışları arasında sulara kapılarak hayatını kaybetmişti. Resmi kayıtlarda, Sarıyer’de 27 evin tamamen, 60 evin ise kısmen yıkıldığı; çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 18 kişinin kaybolduğu ve 2 kişinin hayatını kaybettiği bilgisi yer almıştı. Bölge genelindeki raporda da Sarıyer’de 18, Büyükdere’de 15 ve Rumeli Kavağı’nda 4 kişinin boğularak öldüğü ancak bu kişilerden sadece 9’unun cesedine ulaşılabildiği kaydedilmişti. Aynı semtte ayrıca, toprak kaymasından dolayı 7 kişinin naaşına ulaşılmıştı.
GEMİLER BİRBİRİNE ÇARPA ÇARPA SÜRÜKLENDİ
Taşkının getirdiği enkaz sadece karayı değil, Haliç’teki deniz ulaşımını ve liman tesislerini de felç etmişti. Ayvansaray İskelesi ile Haliç Vapurları Şirketi’nin rıhtımı parçalanmış, denize sürüklenen tonlarca eşya ve enkaz Unkapanı Köprüsü’nün gözlerini tıkamıştı.
Sütlüce’ye çekilmiş olan eski Unkapanı Köprüsü de fırtınanın etkisiyle halatlarından koparak İdare-i Mahsusa’nın eski vapurlarından Necid’e, Necid ise Samsun torpidosuna çarpmış, çarpışma anında denize düşen bir asker şehit olmuştu. Yine, Haliç Vapurları Şirketi’ne ait tekneler de demirlerinden kopup Ayvansaray İskelesi’nden Unkapanı Köprüsü’ne kadar sürüklenmişti. Alibey Köyü ve Kağıthane derelerinden birleşerek gelen güçlü akıntılar; tarla ürünleri, kulübe, kahvehane, bakkal, karakol ve evleri önüne katarak Haliç’e taşımıştı. Yağış ve sel durduktan sonra Şirket-i Hayriye vapurları ile askeri tekneler, Haliç, Boğaz ve Marmara üzerinden çok sayıda ceset toplamıştı. Eyüp’te ise iskele ile Eyüp Sultan Camii, türbesi ve Bostan iskelesi civarındaki türbeler, bir metre yüksekliğindeki suların altında kalmıştı.

DERE YATAĞINA ELEKTRİK SANTRALİ
Sel felaketi, sadece sivil kişilerin değil, kamudaki yöneticilerin de yapı yeri seçmede ne kadar isabetsiz davranabildiklerini ortaya koymuştu. Döneminin ileri teknolojisiyle inşa edilen Silahtarağa Elektrik Fabrikası, Alibey Köyü’nden kopup gelen başta Kağıthane deresi olmak üzere tabii su yollarının üzerine kurulmuştu. Bundan dolayı da inşaatı tamamlanmak üzere olan santralın bitmiş önemli kısımları ile şantiye sahası dere taşkınlarına teslim olmuştu.
Barakalardaki 400 işçinin büyük bir kısmı ile alet edevat, kablo makaraları, benzin yağ depoları ve tuğla harmanları denize dökülmüştü. Şantiyedeki işçilerin bir kısmı çevredekilerin yardımıyla kurtarılırken, bir kısmı ise boğularak hayatını kaybetmişti. Olaydan iki gün sonra Silahtarağa Elektrik Fabrikası’ndaki tahribatın boyutu netleşmişti. Sel; tesisin 8 işçi barakası, jandarma kulübesi, şirket hastanesi, motor ve kablo makaraları, 100 teneke gaz ile 14 fıçı benzini alıp götürmüştü. Fabrikanın sel öncesi ile sel sonrası durumuna ait fotoğraflar, hasarın boyutunu çarpıcı bir biçimde gözler önüne sermişti. Bu tahribattan dolayı da elektrikli tramvay seferleri üç aylık bir gecikmeyle Mart 1914’te başlayabilmişti. Fabrika ile çevresindeki İstilyanos ve İshak Efendilere ait atölyelerden kopup gelen ve Haliç’in yüzeyini kaplayan benzin, yağ ve sair kimyasallar ise Osmanlı devrinin ilk çevre felaketi olarak kayda geçmişti.